07 Temmuz 2009 Salı

Nur topu gibi....

Neymiş efendim , şimdilik bana zararı olmayacakmış , ara sıra yanma ve ağrı şeklinde kendini hissettirecekmiş ve bundan sonra hayatımı onunla sürdürmek zorunda kalacakmışım. Başka da bir şey araştırıp yapmayacakmışım . Acaba ? Yaklaşık 10 gündür sol böbreğimde hissettiğim yanma sonucunda , nur topu gibi bir taşım olduğunu öğrendim . Çekilen ultrason sonucunda 5,5-6 mm. çapında , düşürülmesi , kırılması mümkün olmayan ve gizliden gizliye varlığını 3-4 yıldır sürdüren bir taşmış meğer.

Zaman zaman yanma hissediyordum ama gittikçe şiddeti artıp , daha sık aralıklarla olunca ve hafif bir ağrıya dönüşüp sırtıma vurunca dedim ki : “ Eyvah , bu ya böbrek taşıdır ya da kum ” . Hadi geçmiş ola özii . Bu da bana , zamanında az su içtiğim ya da hiç su içmeden geçirdiğim günler için kapak olsun . Şimdi dooğruuu doktora …

Tahliller , testler , ultrason derken en son doktorun açıklamaları canımı sıktı. Her ne kadar bunun sana zararı yok , bu seninle yaşayacak dese de , yanma yapıyor , niye ben bu yanmayı hissetmek ve belime hançer sokulmuş gibi kıvranmak zorunda kalayım ki ? Ağrım oldukça içmem için ilaç verdi ama onun dışında dökmek ya da eritmek için sakın çaba harcama dedi. Sütü , yoğurdu , sodayı azalt diyince de , ben can evimden vuruldum. En sevdiğim şeydir , süt ve süt ürünleri… Artık bir süre , azaltma yoluna gitmekten başka bir çare yok.
.
Eğer taşı kırdırma yoluna gidersem , taş iç kısımda olduğundan , kırılsa bile yine de düşmez ve kırılan küçük parçalar daha da büyüyerek , sorun yaratabilirmiş. Işınla kırmayı da , diğer dokularım zarar görmesin diye tavsiye etmediğini bunun benimle yaşayacağını , büyürse ameliyatla alınacağını söyledi. Biliyorum çocukça ya da cahilce olacak ama ben ameliyattan çok korkuyorum ve o aşamaya gelmesini istemiyorum. Doğuma bile nasıl gittim ona hayret ediyorum . Gerçi O , çıkmak zorundaydı çünkü çok büyümüştü :)) ama sonuçta adı ameliyat işte…
.
Şimdilerde Eşkina balığının kafasında bulunan bir taşın limonla içildiğinde , taşları erittiğini ayrıca Gilaburu adı verilen bitkinin meyvelerinin de böbrek taşlarına iyi geldiği gibi şeyler duyuyorum ama ilk önce başka bir doktora daha gidip gerçekten bu taşın kırılmaması konusunda hem fikir olup olmadığını öğrenmeliyim. Benle mi yaşayacak , düşürebilme ihtimalim var mı , yoksa , yoksa ameliyat son nokta mı ?

06 Temmuz 2009 Pazartesi

Kokuna hastayım...

Daha önce görev yaptığım okullardan birinde bir hizmetlimiz vardı. Ancak bir konuda çok hassastı. Aşırı tozlu ve kokulu ortamlara giremiyordu . Alerjik astımı , oldukça ciddi olduğundan her defasında gözünü hastanede açıyordu. Bahçede çalışırken bile , kaç kez çimlerin üzerinde baygın bulmuşlar. Yani her konuda dikkatli olması gerekiyor. Kokular , tozlar , polenler sonuçta herşey tehlikeli ...
.
Şöyle bir olay geçiyor başından , okula bir öğretmen atanıyor ve oldukça da ağır bir parfüm kullanıyor . İlk başlarda kimse kimseyi tanımadığından bizimki öğretmene bir şey diyemiyor. Ama bizimki kokuyu her duyduğunda fenalaşıp bayılıyor. 1-2-3 derken , artık söylemeye karar veriyor ve gidip diyor ki:

- “ Ben senin kokuna hasta oluyorum ” diyor ve küttt yine düşüp bayılıyor.

Öğretmen şaşkın , korku dolu bakışlarla , soluğu doğruuu idarede alıyor. “ Ne biçim hizmetliniz var , bana neler dedi ” diye başlıyor şikayete. İdareciler olayı anlayınca kahkahalarla gülmeye başlıyor. Anlatıyorlar durumu , öğretmenimiz hem çok üzülüyor hem de çok gülüyor . Kısacası demek istiyorum ki , kokunuzla adamı hasta etmeyin :)))

03 Temmuz 2009 Cuma

Bu sabahtan...













                       













 
 
…Fotolar 06:30 ile 07:15 arası çekilmiştir…

Güneş doğarken ...

Sabah saat 05:50 , telefonum güzel bir müzikle açıldı , bir an " noluyoo yaaa bu saatte ? " diye homurdandım , sonra birden aklıma geldi , fırladım yataktan . 5 dk. içinde hazırlanıp kendimi dışarıya attım. Düşündük ki , sabah sabah yapılacak en iyi spor , bisiklete binmekti . Bizde 4 bisikletli sözleşip , sahilde buluştuk. Güneş denizin üzerinde henüz yeni yeni yükselmeye başlamıştı . Öyle güzeldi ki , sessiz , sakin , kafa dinlemek ve başka dünyalara açılabilmek için harika bir saatti.

Ama yalnız değiliz, bizim gibi erkenci olan o kadar çok kişi var ki... Yürüyüş yapan amcalar , teyzeler , hafif tempo koşanlar , bisikletli gençler ( bizde onlardan olduk bu arada :)) hatta ve hatta o saatte denize girenler bile vardı.

Birden aklımdan binlerce şey geçti , herkes mışıl mışıl uyurken , hayat burada akıyormuş meğer. Ama biz farkında bile değilmişiz. Bir an açıklardaki kayıkta olup balık tutma zevkini yaşamak , bir an denize karşı balkonda oturup kahvaltı keyfi yapmak , çayımı yudumlamak , çay kaşığının çıkardığı şıngır şıngır sesini duymak , denize , uzaklara dalmak istedim . Sonra da “ bisikleti daha hızlı kullan , rüzgarı yüzünde hisset , bu çok daha iyi ” diyerek kendime geldim . Bacak kaslarımın beni çekmekte zorlandığını , acımaya başladığını hissettiğimde de “ bu harika ” diye sevindim. Çok erken de olsa güzel ama yorucu başladım güne. Böyle tatlı tatlı uyuyasım var . O yüzden , spor yorgunluğunu ve sonrasındaki rahatlığı çok seviyorum. Gelmek isteyen varsa buyursun , bekleriz efendim...

01 Temmuz 2009 Çarşamba

Nasıl geçecek bu tatil ?

untitled Bitti işte , herkes yine bir yerlere dağıldı ve gitti. Tatil için bile olsa sevmiyorum ayrılıkları , özlüyorum arkadaşlarımı , birlikte geçirdiğimiz güzel anları … İyi tatiller dilerken bile , garip bir hüzün kaplıyor içimi . Ve belki inanmayacaksınız ama şu an , gerçekten çalışıyor olmayı tercih ederdim. Evde oturmak her zaman çok zevkli değil , aksine sıkıcı ve daha da yorucu …
.
Bu tempoya ancak 1 ayda alışırım , geç uyumalar , geç uyanmalar , bitmek bilmeyen ev işleri. Oysaki 2 ay sonra okullar açılırken yine homurdanacağımdan hiç kuşkum yok. Zaten yeni durumlara alışmak hep zor olmuştur . Alışkanlıklarımı kolay değiştiren bir insan olmadığımdan , etkilenirim değişikliklerden , hep aynı kalmalılar , bilmeliyim ki ordalar , istediğim zaman ulaşabilmeliyim. Ama ne aynı kalıyor ki ? Ya da kim ?

Gerginliğimin büyük bir kısmı da tatil planı yapamayışımız sanırım ve ne olacağı konusunda da hiçbir fikrim yok. Sadece zamana bırakılmış , belkilerle , bakalımlarla geçiştirilmiş bir durum var ortada. Yani kocaman bir belirsizlik ! Ama ben , bakalımları bekleyemem , küçük de olsa bazı planlar yapmalıyım.

İlk etapta bu hafta sonu İzmir 'de harika bir turnuva var ama büyük bir olasılıkla gidemeyeceğim , aklım , ruhum hepsi gidecek ama bedenim gidemeyecek. O yüzden de çok keyifsizim . Geçen yıl ki gidişim çok anî bir kararla olmuştu. Telefon üstüne telefonlarla ikna olup “ Tamam geliyorum ” demiş ve 2 saat sonraki otobüse yetişmiştim. Sabahın ilk ışıklarıyla gözümü İzmir ’de açmıştım. Acaba diyorum , şimdiiii , şimdi yine böyle bir şey olabilir mi ? Mümkün mü ? Yoksa facebook resimlerine ağlayarak mı bakmam gerekecek ?

29 Haziran 2009 Pazartesi

Neden yazmıyormuşum?

Soruyorlar , ne oldu , neden yazmıyorsun ? Ee hadi artık yaz bir şeyler diye... Ama hakikaten yazamıyorum , açıklaması filan yok sadece içimden gelmiyor hepsi bu. Araya giren onca iş , belli ki ilgimi dağıtmış , mesafe oluşturmuş , o yüzden de eskisi gibi yoğunlaşamadım. Hem takip , hem de yazma konusunda . Biliyorum geçici bir durum , olur böyle ara sıra denir , geçer . Oysaki esas şimdi okuma ve yazma zamanıyken , şu bir kaç satır bile canımı sıktı. Neyse başladım bir kere , silme yada taslaklara atma işini yapmadan devam ediyorum.

Hımmm hummm , peki ben şimdi ne anlatacağım , aklıma hiç bir şey gelmiyor ki. Acaba , işlerim bitti de , canım sıkılıyor mu desem , bu tatil böyle geçmez ben kafayı yerim mi desem , okunacak kitaplarım var ama her gün yarın başlarım diye kendimi kandırdığımı mı söylesem , sürekli biriken ve hiç bitmeyen çamaşır ve ütü ikilisinden nefret ettiğimi mi söylesem , sıkıldım çığlık atmak istiyorum mu desem , çılgınlar gibi alışveriş yapmak istiyorum ama param yok mu desem , ben artık tatile gitmek istiyorum ama imkansız mı desem , arkadaşlarımı ihmal ediyorum , çok hayırsızım mı desem , valla ne desem bilmiyorum . Vazgeçtim işte , hiç birini söylemiyorum. Aklıma gelince gelir söylerim…

19 Haziran 2009 Cuma

Bir imza kadar basit...

untitled Bazı şeyler bir imza kadar basit. Mesela , imzayla başlayan evlilikler yine bir imzayla son bulabiliyor. Gayet basit gibi görünüyor ama elbetteki değil. Sanki imza atılınca herşey geride mi kalıyor ? Hayır...
.
İmza , yeni başlangıçların , anlaşmaların , bazen anlaşmazlıkların , sahip olduklarının , yaptıklarının ya da yapacaklarının , kısacası kendimizin yasal bir sözü aslında. Nereden çıktı şimdi bu imza hikayesi derseniz , anlatayım. Bugün bir imza attım ve içim buruldu . Bir an kendimi çok kötü hissettim. Geri dönüşü yoktu. Acaba iyi mi ettim yoksa kötü mü bilemedim. Her iki taraf içinde hayırlısı olsun dedik . Astım suratımı çıktım . Yok yok kocayı boşamadım hemen paniklemeyin :=))

sweet%20Home Yılların birikimiyle aldığımız bir evimiz vardı. Kolay mı ? Hiç değil , herşeyden kısıp kısıp ödeyenler anlar ancak. Yaklaşık 2 yıldır bitmiş durumdaydı ama yerleşim yerine biraz uzak oluşu ve istediğimiz gibi olmayışı nedeniyle oturmayı hiç düşünmedik. Satalım daha yakın bir yerden istediğimiz gibi bir ev alalım dedik. Ama bu zamana kadar ne bir satış oldu ne de başka bir şey ...Yani evimiz varken boşu boşuna kira ödedik. Ne gerek var ki ? Acilen çözüm çalışmalarına başladık. Bu işin en çözülebilir yolu , takasa girip anlaşmak ve üzerine fark vererek istenilen şartlarda bir yere sahip olmaktı. Elbetteki çok araştırdık , çok soruşturduk , öyle bodaslama dalmadık. Gerçekten oldukça güvenlinir iyi bir inşaat şirketi . Ama ne kadar güvenilir olursa olsun benim içimdeki o kocaman soru işareti hiç geçmedi. O kadar kötü şeyler duyuyoruz ki , güvenmek çok zor. Biliyorum biraz fazla garanticiyim , riski sevmiyorum ama hayatta öyle şeyler var ki bazen güvenmek ve risk almak zorunda kalıyorsun. Sanırım biz de öyle yaptık.

Yani bugünkü imzamla artık bir evimiz yok , vardı da gitti , o kadar yılın emeği , sıkıntısı , herşey sadece bir imzaya baktı. Elimizde ise , bize vaad edilmiş , gelecek yıl bitmesi planlanan güzel bir evin sözleşmesi ve bir de güzel hayallerimiz var . Bir imza bu kadar basitmiş meğer...

14 Haziran 2009 Pazar

Güzel bir turnuvaydı...

İnanılmaz güzellikte bir turnuvayı ,inanılmaz bir yorgunlukla sonlandırdık. Tüm heyecanlarımız , kaygılarımız son ana kadar sadece bize verdiği sıkıntıyla yanımıza kâr kaldı . Zaten hep böyle olmaz mı ? Belki de işin heyecanlı yanı bu olsa gerek. Her olumlu geçen aşamada , biraz daha hafifledik. Genel izlenimler oldukça güzeldi ve insanları mutlu gönderdik diye düşünüyorum. Elbetteki ufak tefek aksaklıklar yaşandı ama öyle göze batacak nitelikte değillerdi. Nazar boncuğu kıvamında diyebilirim...

Sonuçta bizler , kendi çabamızla bir şeyler yapmaya çalışan , sadece ortak bir tutkuya gönül vermiş insanlarız. Önemli olan bir arada olmak , paylaşmak ve oyunlardan keyif almak. Ama bunu gerçekleştirirken daha iyi şartlarda bir şeyler yapabilmek en güzeli. Hep hayal ettiğimiz kadar güzel olsun , bazı standartları yakalasın istiyoruz . Yine de yaşanan tüm sıkıntılara rağmen güzeldi hem de çok güzel . Tadına doyamadık , sırada İzmir var bakalım ...
.
Ayrıntılar , videolar , resimler yakında BursaGo 'da...

12 Haziran 2009 Cuma

Kıskanmayın ! Tatile girdik :)

Report%20Card%20Girl Son zil çaldı ve herkes dağıldı . Sevinenler , başarıyı hak ederek kazananlar hep gülen taraf oldu . Üzülenler , ağlayanlar pişmanlıklarının bedelini ödedi ama bunu farkedebilmeleri bile bir şeyler öğrenmelerini sağladı. Aynı hatayı yapmamak için daha çok çalışıp , çaba göstermesi gerektiğini gördü. Farkı farketti belki de…
.
Kısacası tatlı , acı anılarıyla bir eğitim öğretim yılını daha bitirmiş olduk. Cıvıl cıvıl sınıflar , koridorlar hepsi boşaldı. Artık zaman , dinlenme zamanı ve tatil zamanı …

Şimdi pek çok çalışanın şöyle söylediğini duyar gibiyim. “ Ah ah ! keşke ben de öğretmen olsaydım da şimdi tatil olsaydım. Ohhh ! ne kebapsınız. ” derler ya hep. Burada ki kebap kelimesi de başka bir olaydır tabi. Evet şu an “ tatil ” kulağa hoş geliyor , biliyorum. Ama inanın bu dinlenmeler , tatiller dönem içindeyken burnumuzdan fitil fitil geliyor. Aşırı gürültülü bir ortamda çalışan , 30 farklı hatta bazen 150 farklı karakterin bir arada bulunduğu , enerji dolu çocukların ilgisini tek bir noktaya toplayabilmek ve bunu saatlerce sürdürebilmek hiç kolay bir iş değil. Ayrıca eve her gün iş getiren , gecenin bir saaatine kadar sayfa sayfa yazılarla , hazırlıklarla , ön çalışmalarla mesai saatini fazlasıyla dolduran , yıpranan bizken. Sonra da “ Demezler mi ? ohh yatın yatın 2 ay tatil var tabi ” . işte o zaman kızıyorum . Ben istemezmiydim sessiz bir ofiste masamın başında dosyalar raporlarla vs . çalışmayı . Ya da daha farklı bir şeylerle uğraşmayı. Ama bilirdim ki , işten eve gidince sadece yorgun olurdum elim kolup kitaplar , kağıtlarla dolu olmazdı. Yani iş , iş yerinde kalırdı.

Neyse , şimdi karnesinde tüm notları 5 olan tüm öğrencilerimizin başarılarının devamını diliyor ve sevgiyle kocaman öpüyorum . Tabii öncelikle Ege 'ciğimi öpüyorum . Ah annecik , bi de yaramazlık yapmasan , harikasın diyorum.

Bunun dışında karnesinde notu düşük olanlara da üzülmek yok , çalışmak var diyorum. Lütfen çalışın , çünkü zaman geri gelmiyor sonradan üzülmenin kimseye faydası yok . Azıcık söz dinleyin yaww...Tüm çocuklara iyi tatiller… Bana mı ? Henüz yok , çünkü 1 Temmuz’a kadar devam …

10 Haziran 2009 Çarşamba

web kursu da bitti...

Kursumuz dün akşam itibarıyla sona erdi ve nedense hepimizde büyük bir boşluk oluşturdu . Alışmışız sanırım her akşam , her akşam orda olmaya. Zaten seçme kişiler bir araya getirilmiş gibiydik. Oldukça keyifli bir ortamda , keyifli programlar öğrendik . Formatör öğretmenimiz “ Şanslı kişilersiniz ” dedi. Bence de öyleydik .

Yoğun zamanlarımızın en değerli anlarını alsa da , öğrendiğimiz programlar buna değdi. Son gün olması nedeniyle de sınav olduk . Formaliteden ibaretti ama güzel bir sınavdı. Daha öncede demiştim , öğrenci olmayı , çocuk olmayı özlemişiz galiba . Koskoca öğretmenler olsak da “ paylaşmak güzeldir ” ilkesine dayanarak ortak bir çalışma yaptık. Zaten hocamız da sınıfta hiç durmadı . Kısacası “ rahat edin ” demek istedi.

Amaç , web sayfası düzenlenirken kullanılması gereken bazı programları öğrenmekti. Fireworksle animasyonlu gifler yapmayı , Flashla hareketli çizimler yapmayı , İllustratorle sınırsız güzellikte resimler çizebilmeyi , Photoshopla resimler üzerinde oynamalar yapmayı ve en son olarakta Dreamweaver ile web sayfası hazırlayıp , aktarmayı öğrendik. Tabii bu arada oldukça komik anlarımız da oldu. Mesela , bir keresinde tekerleği dönerek giden bir araba yapmaya çalıştık. Kolaymış ama bazen öyle denk geliyordu ki uçan arabalar, takla atan arabalar , birden bire tekerleği yok olanlar gibi değişik şeylerde ortaya çıkıyordu. Sonuçta hepsi çok keyifliydi çünkü ilgi alanımdı.

Şimdi ise sadece üzerinde yoğunlaşmak ve gelişmek gerek. Çünkü gerisi tamamen hayal gücümüze bağlı...

Not: Çizim bana ait değil . Şu an bilgisayarımda flash yüklü olmadığından yaptıklarımı göremiyorum.

04 Haziran 2009 Perşembe

Herşey tamam…

Ve bitti , bütün karışıklıklarım son buldu , iç huzuru buldum . Derin bir nefes aldım. Sadece ben değil benimle birlikte tüm sevdiklerimde derin bir nefes aldı. Neler çektirmişim meğer…

Sponsorluk için her gün bir yerlerden haber bekledik , tam umutsuzluğa kapılmışken son anda harika şeyler oldu . Ve ilginçtir ki hepsi bir anda , aynı gün içinde oldu. Aslında en başta düşünmemiz gereken bir şeyi sanırım atlamış ve başka kapıları zorlamıştık. O yüzden de gereksiz yere sıkıntılar yaşayıp zaman kaybettik. Ama şimdi turnuvaya 9 gün kala Nilüfer Belediyesi , mekân , yemek , kalacak yer , katılım belgesi , afiş , ulaşım , ödüller , basın gibi pek çok şeyi üstlendi.

Nasıl mutluyum anlatamam. Zaten Nilüfer Belediyesi her türlü sosyal faaliyete sonsuz destek veren ve bu anlamda Nilüfer’e çok şey katmış bir belediyedir. “ Gülümseyin , Nilüfer’desiniz ” diye boşa dememişler.

Spor 72 tişörtlerimizi yapmayı kabul ederek , günün ilk güzel haberini verdi. Magnetlerimiz zaten can arkadaşım Promist tarafından yapılıyor . Bu konuda 3 yıldır en büyük destekçimiz. Ne yapsa hakkını ödeyemem. Ayrıca , onca işinin arasında afişimizi , magnetimizi , katılım belgemizi , yaka kartlarımızın da tasarımını yapan bi tanecik Frambuazlı Ruh Pastama sonsuz teşekkür ederim. Seni seviyorum ve sen , benim ruhuma gerçekten iyi gelen frambuazlı pastamsın.

Başka , başka , başka … Başka bir şey aklıma gelmiyor ki , çok heyecanlandım galiba …

01 Haziran 2009 Pazartesi

Evden çıkabilir mi?

Son haftalar olduğundan öğrencilerimizin pek çoğu okulu asmaya başladı. Kimisi gerçekten sınava hazırlanmak için , kimisi de evden okula diyerek kaçmak için... Sınıflar bomboş , 3-5 öğrenci ya var ya yok. Tercih onların tabi ama bu sabah yaşadığım şoku anlatmadan geçmek istemedim. Yoksa ben mi çok abartmışım söyleyin ?

Kılık kıyafet konusunda biraz disiplinliyimdir. Dönem içinde bana çok sinir oldular biliyorum ama okulun kuralları ne ise uygulanmalı diye düşünüyorum. Bir öğrenciye gösterilen küçücük bir hoşgörü , diğerinde daha fazlasıyla ortaya çıkıyor , çünkü sınır tanımıyorlar. Değişik değişik saç şekilleri , topuzlar, salkım saçaklı halleri görseniz düğün var sanırsınız. Kaç kere o saçlarınızı toplayın yoksa yolarım dediğimi ben bile hatırlamıyorum. Eteklerin kısalığı , gömleklerin içine giyilen renkli bodyler , takılar , tırnaklarda ojeler , ağızlarda sakızlar cakk cakkk. Ayyy yazarken bile sinirim zıpladı . Hergün bunun gibilerini sürekli uyararak geçti koca dönem. Ben önceki yıllarda böyle bir öğrenci profili görmedim . Şimdi bu durumda değişen zaman mı yoksa ben miyim ? Ana - babalar görmüyorlar mı çocuklarının bu hallerini , bizler mi ses çıkartmıyoruz sanıyorlar ? Bilemiyorum. Ya “okul forması” diye bir şey olmasın ya da kurallara uyulsun . Bizde ona göre ne yapmamız gerektiğini bilelim.

Neyse sabah okula girdiğimde , bahçede kız öğrencilerimden birini gördüm. Serbest kıyafet var üzerinde. Belli ki derse girmeyecek. Olabilir , anlarım . Ama o kılıkla anlamam mümkün değil. Ne işin var okulda ? Çık , nereye gideceksen git. Kime ne ? Ama madem ki okul sınırları içindesin bende çenemi tutamadım. Üzerinde kısacık siyah bir etek , siyah bir body , bileklerinde pembe bantlar , sarkan zincirler ... Bacağında siyah file bir çorap . Evet yanlış okumadınız file çorap ... Ben de ona bakakaldım ya. Onun üzerinde de pembe şoset çorap , ağzında kocaman bir sakız , saçlar sağdan soldan fışkırmış , dudağında pembe bir ruj. Düşünün artık!

- “ Bu ne hal ? Annen gördü mü seni ” dedim.
- “ Gördü , giyme dedi ama ben giydim ” dedi. ( Aferin iyi yapmışsın kızım ! )
- “ Aynaya baktın mı , neye benzediğini biliyor musun ? ” dedim. Gülümsedi. “ Derhal okulun bahçesinden çık yoksa daha ağır konuşacağım , git o çorabı çıkart ” dedim.
Ben gidince neye benzediğini sormuş yanındaki arkadaşına . O da söyleyince , “ Ben eve gideyim bari ” demiş.
.
Heyy Allah’ım sen akıl fikir ver bu çocuklara . Ben daha ne diyim ? Şimdi bu kız , sizin kızınız olsa , evden çıkabilir mi sorarım :)))

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Çocuk olmak...

Hep çocuk olmak lazım derim . Hiç bir şey düşünmeden gezmek , yemek , oyun oynamak , çizgi film izlemek doyasıya uyumak isterdim. Belki de bu yüzden çoğu iş ağır gelir . İçimden yapmak bile gelmez.

Anne olmak , eş olmak , öğretmen olmak ve en önemlisi ben olmak... Hepsini idare etmek o kadar zor ki. İçimdeki sesi dinlediğimde çoğu zaman boş verip , olduğu kadar diyerek sakin kalmaya çalışıyorum , önceliklerimi değiştiriyorum ama diğer ses karşı çıkıyor “ Hayır ! yapmalısın bunlar senin sorumluluğun , çocuk değilsin artık ” diyor. İşte o zaman bir iç savaş başlıyor . Beynimde fırtınalar kopuyor ve her şey alt üst oluyor. Fırtına sonrası sensizlik hakim oluyor havaya. Sonra yavaş yavaş kırık dökükler toparlanıp bir araya getirilmeye başlıyor taaa ki bir sonra ki fırtınaya kadar... Ama her fırtına , daha derin izler bırakarak savurup atıyor. “ Hayat , bu işte ” dedirtiyor.
.
Bende diyorum ki , keşke çocuk kalsaydım da , fırtınaları yaşamasaydım . Hayat hep eğlenceli geçseydi...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Yoğunun yoğunu...

Okulların son haftası demiştim . Yoğun demiştim. Cidden de çok yoğunum . Öyle ki 5 dk. ayıracak vaktim yok . Yani çıldırmaya az kaldı modundayım. Kimbilir , belki de çıldırdım ben anlamıyorum. Yoksa bu yüzden mi bu kadar sinirliyim ? (Eeeeevetttt.... dedi iç ses)

Sabah olunca aynı tempo bir kaç gün daha devam edecek. Ve sanırım ben bayılınca daaaaa , her şey sona erecek :)) Yani eve gelip de , şööööyle rahat rahat oturup blogları okumayalı 1 hafta olmuştur . Ne var , ne yok meraktayım ama bir kaç gün daha bakamayacağım için üzgünüm.

Eve gelince bir kaç iş , yemek vs. derken koştura koştura doğruuu kursa gidiyorum. Ve akşam 21:30 'larda ancak evde olabiliyorum. Bu yoğunlukta tek derdim zamansızlıkken , bu kurs olacak iş değildi ya neyse ... En azından , istediğim bir şeydi , web sayfası hazırlamak işi. Gerçi bizimkisi çok profesyonel bir şey değil ama yapılan çalışmalar çok eğlenceli . Az da olsa fikir sahibi olmak güzel. Şimdilik benden rapor bu kadar , hadi ben gittimmm çünkü çokk yorgunum.....

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Güle güle SUNNY...

Ne söylenir bilemiyorum. Nice canlar gidiyor , geride acı dolu yürekler bırakarak , biliyorum . Belki de bu hiç bir şey sayılmaz ama ben yine de çok üzgünüm.

Bize geldiğinde minicik bir yavruydu , belki de 3 haftalık , biberonla vermiştik sütünü. Geceleri ağladığında kendisini annesinin sıcacık tüyleri arasında sansın diye battaniyelere sarıp uyutmuştuk. O kadar tatlı , o kadar sevimliydi ki kısa sürede evimizin neşesi olmuştu. Kabul etmek gerekir ki ev içinde köpek bakmak hiç kolay değildir. Sevgisi çok büyük olsa da bakımı da bir o kadar zordur. Özel ilgi ve zaman gerektirir. Bu konuda annemin hakkını hiç birimiz ödeyemeyiz. Her şeyiyle birebir o ilgilendi .

O kadar hisli , o kadar hassastı ki , “sevgi delisi” derdim ben ona. Kapıdan girer girmez , kendini sevdirmek için çığlıklar atardı. Varsa yoksa önce o sevilecek , sonra içeri girilecekti. Hatta öyle ki , sevilirken bazen altına bile kaçırırdı. “Sunnyyyy gel kızım buraya” demek yeterliydi , hoplaya zıplaya yanında biter , anlamlı anlamlı yüzüne bakardı . Geldim işte der gibi. Her şeyi anlıyordu , bir hata yapsa yüzümüze bakamıyordu. Biliyordu suçunu besbelli , çekiniyordu. Babamın işten geliş saatini bilir , kapıda ağlardı. Annem bir yere gitse resmen yas tutar , o gelene kadar kapıda uyurdu . Huzursuzluğu hisseder ona göre ayak altında gezinmezdi. Şimşek çaksa , gök gürüldese korkar hemen saklanırdı. Daha anlatacak o kadar çok şey var ki , sonuçta 17 yıl , dolu dolu yaşadı . Son bir yıldır kemiklerindeki rahatsızlıktan dolayı iyi yürüyemiyordu. Zaten enerjisi de yoktu. Biliyorduk , er ya da geç ölecekti , her canlı gibi. Elbet , üzülüp , ağlayacaktık ama bunu bilmek yetmedi… Sonuçta o da bir can.
.
Dün kardeşim aradığında "Sunny'i evde aradık bulamadık , balkondan düşmüş ablaaa " dediğinde şoka girdim. Nasıl düşerdi , yıllarca aynı balkondan bakmış , korkmuş ve hep geri adım atmışken , düşemezdi ki , bu imkansızdı. Belki de acı çektiği için kendisi atladı diye düşündüm. Hayvanlar öleceklerini hissedince sahibine acı çektirmek istemezlermiş. Kaçarlarmış bir şekilde. Bu da öyle mi oldu acaba . Çok üzgünüm…

SENİ SEVİYORUM SUNNY...